Tarihsel Süreci İçinde C2C’nin İzini Sürmek

KP39
Özlem DEVRİM

İnsanlığın teknolojik yolculuğu ateş ve tekerlekle başladı; sonrası barut ve tüfek...

Yüzlerce değil, binlerce yıllık uyuşukluk döneminde insan, tıpkı diğer bütün canlılar gibi, tabiatla bütünleşik yaşadı. Sorgulamadı, eleştirmedi, değiştirmeye çalışmadı. Kabullendi: mutluluk kavramını bilmeden keyfini çıkardı. Fakat, çoğaldı. Kullandığı doğal kaynaklar azaldığında üremesini yavaşlatması gerekiyordu, beceremedi; açlık korkusu ile irkildi, uyandı. Bölgesini diğerlerinden koruması veya diğerlerinin bölgesini ele geçirip açlığını gidermesi gerekiyordu. Kılıç, ok, kalkan derken barutla, tüfekle kaynak savaşlarına başladı. Üremeyi durdurmayı hiç düşünmedi, zaten beceremezdi de. Neyse ki mikroplar ara sıra bu işi üstleniyorlardı. Eh, savaşlarla da bilmeden, doğanın en katı kurallarından birini yerine getiriyor, nüfusunu azaltıyordu. Fakat...

İnsan akıllı idi. Artık uyanmıştı: ölmekle öldürmek aynı şey idi, nerede durup nereden baktığına göre değişiyordu sadece. Öldürmeyi reddetti, kabullenemedi, fakat yetmiyordu; çoğalma durmuyorsa öldürmekten / savaştan başka bir yol bulmak zorunda olduğunu gördü. Düşündü, sorguladı, eleştirdi... Gördü ki çaresi tekti: ya kaynakları arttırmak ya da kaynakları adil bir paylaşımla ortaklaşa kullanmak. İkisini de yaptı, denedi. Birini hiç beceremedi, ortaklığın kölesi olmak insana göre değildi. Diğerini beceriyor ama dünyanın yok olması pahasına! Kaynaklar arttıkça atıkları da artıyor ve bu sadece insanın değil, bu gidişle bütün bir dünyanın da sonu olacak. Bu ikilemin bir üçüncü ucu yok fakat ikisi de birbirinden beter: ya köle olarak yaşarken ölmek ya da atıklarla birlikte zehirlenerek dünya ile birlikte yok olmak. “Ne siyah ne beyaz!” sloganlarının insanlığı ve dünyayı kurtaramayacağı gün gibi ortada ve aklın gösterdiği tek bir çözüm var: atık üreten bütün üretim metodlarını terk etmek ve köle olmadan eşitçe paylaşmak.
Atık üreten metodları terk edebilmek için, atık üretmeyen metodları bulmak zorundayız. Atık üretmeyen metodların bulunabilmesi ise, sadece ve sadece “göremediklerimizi görmekle” mümkün. Çünkü (korumak için) kopyalamak zorunda olduğumuz doğa, hiç atık bırakmadığı yaşam döngüsünde, çıplak gözle göremediğimiz maddeleri, yolları ve metodları kullanıyor.

Tesadüf bu ya, insan, teknolojik yolculuğuna barut ve tüfekle devam ederken, neyse ki bazıları boş durmuyor, neye yarayacağını hiç bilmedikleri bir merak ve heyecanla kaynakların kaynağını, doğayı incelemeye, anlamaya çalışıyor; hayatlarını (büyük çoğunluğu) hiç karşılık beklemeden bu yolda harcıyorlardı. Gözlerimizin önündeki yıldızlar ile gezegenlerin yanı sıra diğer merak edilen şeylerden biri de, gözlerimizin önünde olmayanlar, görünmeyenler, yani hissedebildiğimiz veya var olmaları gerektiğini düşündüğümüz fakat “göremediklerimiz” idi. Yani, bugünkü dille söyleyecek olursak, makro ve mikro dünya...

İnsan, döktüğü ilk kandan binlerce yıl sonra, milattan önce ikinci yüzyılda, suyun ışığı kırdığını keşfetti (1). Milattan sonra birinci yüzyılda nihayet, kenarları ince ortası kalın camlarla Romalılar, küçük nesneleri büyüterek incelemeye başladılar (günümüzde kullanılan “lens” kelimesi, Latincede mercimek anlamındaki “lentil” den geliyor). Dünyanın ilk fiziksel optik kitabı, lensin keşfinden 9 yüzyıl sonra ibn al-Haytham tarafından yazıldı (2). Lenslerin gözlüklerde ilk kullanılması, Salvino D’Armata (3) ve Rocer Bacon (4) ile oldu. Nihayet, dünyanın ilk mikroskobu, Zacharias Janssen ile babası tarafından, 1590 (1595 de olabilir) yılında yapıldı (5). Uçlarında lensler bulunan, birbirlerinin içine geçmiş, ileri geri hareket ettirilerek toplam uzunluğu değiştirilebilen 3 tane tüpün/borunun icadı için binlerce senesini verdi insan. Fakat, 15-20 yıl geçmeden ilk teleskopunu yapmayı başardı (6).

Birkaç yüzyıldır kullandığımız atık üreten teknikler ile zararlarından tamamen habersiz iken, atık kavramının ne olduğunun henüz hiç bilinmediği zamanlarda insan, hayatın nasıl oluştuğunu merak etti ve bir tanesi, mikroskobun keşfinden yaklaşık 80-90 yıl sonra, kendi elleriyle yaptığı mikroskopla mikroorganizmaları keşfetti (7). Günümüzde, bu öncü insanların açtığı yolda ilerleyen bilim, bu mikroorganizmaları kullanarak yosunlar, bitkiler ve çeşitli hammaddelerden “petrol” üretiyor; petrol atıklarını organik maddelere (ve hatta yeniden petrole) dönüştürüyor.

Fakat bu ve buna benzer bilimsel buluşların çok büyük bir çoğunluğu, henüz laboratuar düzeyindeler ve seri üretimleri olmadığı için güncel hayatımıza girebilmiş değilller. Kullanıma hazır olanlar ise, üretimde çok maliyetli dönüşüm bedelleri gerektirdiği için olsa gerek, rekabete dayalı sistemimizde tercih edil(e)miyor. Ya bu üretim teknikleri zorunlu kılınmalı (?) ya da tüketici, maliyet farkını göze alıp bu ürünlere yönelerek üreticiye cesaret vermeli (!).

Sanayi devriminden günümüze, “kaynakları arttırmayı” tercih ederek delicesine üreten insan, doğal yaşamın kırmızı alarm vereceği günleri acaba önceden hiç hesapladı mı, bu bilinmez. Şu bir gerçek ki tükettikçe daha çoğunu talep eden, ürettikçe daha çoğunu üretme gayreti içine giren insanlar olarak hepimiz bu alarmdan sorumluyuz. Hep birlikte bir kısır döngüye kapılmış, bilinçsizce üretiyor ve tüketiyoruz. Hiç birimizin sahnede sabit bir yeri ve rolü yok: üretici de tüketiyor, tüketici de üretiyor; şikayet edenle ellerini oğuşturan arasında bir fark yok.

İşte böyle bir ortamda, 80’li yılların sonu, 90’ların başında iken, Amerikalı Mimar William McDonough (8) ile Alman Kimyager Prof. Dr. Michael Braungart (9), “Cradle of Cradle to Cradle” adını verdikleri bir felsefe ile ortaya çıktılar ve insanlığı uyardılar (10). Tıpkı bütün canlılar gibi, tıpkı tabiattaki her şeyde olduğu gibi, ürünlerin de biyolojik bir yaşam döngüsü olması gerektiğini; ürünlerin geride hiçbir atık bırakmadan tekrar doğaya veya üretime geri dönmemesi halinde dünyanın yaşanmaz olacağını deklare ettiler. Ürünlerin biyolojik yaşam döngüsüne girebilmelerinin yani “atık=ürün” formülasyonunun veya paradigmasının hayata geçirilebilmesinin ilk ve vazgeçilemez koşulu, hammaddelerin de organik olmasını veya inorganik hammaddelerin organiğe çevrilebilmelerini gerektirir.

Bilimsel ön koşulu bir yana, bu deklarasyonda sosyolojik bir başkalık da var: ürünlerin de tabiatın bir parçası olduğunun/olması gerektiğinin kabulü isteniyor. İnsan o güne kadar ürettiği ve kullandığı her şeyi, kendi dışında bir cisim / inorganik / soğuk ve ruhsuz bir madde, adeta bir “öteki” olarak algılamaya alışmış, değerini sadece para ile ölçerken, para ile alıp satarken; ürüne doğumyaşam - ölüm döngüsüne tabi bir kimlik yüklemek elbette kolay değil; bu yeni, yepyeni bir paradigma ve her paradigma değişiminde olduğu/olacağı gibi bütün bir sistemin/metodların/kalıpların yıkılması ve değiştirilmesi gerek. Öyle ya, geridönüşüm adı altında inorganik atıkların yeniden kullanılması, yeni inorganik atıkların da sebebi oluyorsa, inorganik maddeleri hiç üretmemek, kullanmamak gerekmez mi? Problem, inorganik maddelerin yerine konulabilecek organik maddelerin var olup olmadığı veya gerekli organik hammaddelerin üretilip üretilemeyeceği, yani insanın sahip olduğu bilimsel ve teknolojik düzeyin yeterliği... Zaten paradigma aslında bu değişikliği içeriyor, bilime yeni bir hedef koyuyor. Bilim, organik maddeleri inorganik maddelere dönüştürerek hammadde olarak kullanmanın ve ürün ömrünü tamamladıktan sonra, inorganik formun yeniden organiğe dönüşmesinin yollarını araştırmalı.

Cradle to Cradle (C2C) felsefesi, her ne kadar kelime anlamı ile “beşikten beşiğe” ise de “organikten organiğe” anlamı ile yüklü. Organik bir malzemeden, ağaçtan yapılmış bir beşikle içinde barındırdığı, koruyup kolladığı bebek arasındaki ortak nokta, her ikisinin de biyolojik ve doğaya geri dönecek olmaları değil mi?

Konseptin fikir sahibi Braungart, insanlığın mevcut üretim sistemlerinde inorganik ve geri dönüşümsüz malzemeler kullanmaya devam etmesi halinde gezegenin bir mezarlığa dönüşeceğini ve geri dönüşüm çabalarının, mezarlığa dönüşmeyi geciktirmekten ve zararı arttırmaktan başka bir işe yaramayacağını söylüyor.

Cradle to Cradle (C2C) felsefesinin temel amacı, 90’lı yıllarda Chlorofluoro karbon gazının buzdolabı ve klimalarda kullanımının yasaklanmasının çok ötelerinde. Bu felsefe, geleneksel üretim yöntemlerinin ve hammaddelerinin tamamen terk edilmesi üzerine kurulu; buzdolabında kullanılan gazın değiştirilmesinin ötesinde, ekonomik ömrünü bitirmiş bir buzdolabının kendisinin, doğaya asla zarar vermeyen bir yöntemle ve üstelik hiçbir fire vermeden, sıfır atıkla bir başka yeni ürünün hammaddesi olmasını bekler. Bu yanı ile C2C (bilimsel anlamda çözüm üretilebilmiş alanlarda bile) tekil anlamda bir sanayici için maliyetli ve serbest piyasa ekonomisinde rekabet üzerinde ciddi bir baskı / tehdit oluşturuyor; böyle bir dönüşüm, toplumun (tüketici rolü ile toplumun) tamamen hazır olmadığı bir pazarda, tek bir sanayicinin tek başına göğüslemekten çekineceği kadar riskli. Bu nedenle C2C, ne üreticiye ve ne de tüketiciye, yasalarla dayatılamaz. C2C bir felsefe ve temel niteliği, her felsefi düşüncenin kabulünde ön koşul olan gönüllülük ilkesi üzerine kurulmuş olması; başarı şansı ise, ön koşul olarak toplumsal bir kabulü gerektiriyor. Otoriter bir dayatma bu felsefenin ve pazarın sonu olur. Temel koşul, yasa koyucunun iki yönlü tedbir ve teşviklerle bu felsefeyi desteklemesi:

a) Bu felsefeye uygun üretim yapacaklara getireceği vergi muafiyetleri, hibe yardımlar gibi teşvik vaadleri ile sanayiciye cesaret verirken, eski metotlarla üretime devam edenleri caydıracak hukuki / mali tedbirleri almak,

b) Gerek kendi ve gerek özel sektör ile üniversiteler bünyesindeki araştırma ve geliştirme kuruluşlarına (Ar-Ge) karşılıksız nakit fonlar, araç ve yetişmiş insan (bilimsel kadrolar) tahsis etmek / edilmesini sağlamak.


Cradle to Cradle (C2C) felsefesi, öncelikli olarak devlet politikalarında yer alması gereken bir zorunluluk. Öte yandan, toplumsal bir bilinci ve kabulü de gerektirir. İşte bu yönü ile C2C bir toplumsal trend olarak da kabul edilmek zorundadır (C2C doğrudan bir bilim dalı değildir). Fakat diğer bütün trendlerden çok daha fazlasıdır: insanın dünyadaki ölüm-kalım savaşı. İnsan zihniyetindeki en temel kısır görüşü “ailem, evim, işim, aşım” egoizimini kırma trendidir bu.

C2C kendi başına, trendler dünyasında bir paradigmadır. İnorganik trendlerin reddi ve organik trendlerin kabulü anlamında bir kırılma noktasıdır. Trendler artık C2C’a kadar ve C2C’dan sonra diye ikiye ayrılacaklar. Yeni trend “dünyam, dünyam ve dünyam” olacak ve insan: ailesinin, evinin, işinin, aşının, ülkesinin her şeyinin morenın sadece ve sadece bu en tepedeki trende uyumluluğu oranında var olabileceğini kabul ve tasdik edecek.

C2C deklarasyonundan yaklaşık 10 yıl sonra, 1997 senesinde doğal kaynaklar yönetimi uzmanı, bilim insanı Janine Benyus “Biomimicry: Innovation Inspired by Nature” adını verdiği (o güne kadar yazmış olduğu) 7. kitabı ile yeni paradigmanın ilk çıkışını yaptı (11). 80’li yıllardan beri giderek daha sık kullanılan, görülen “Biomimicry” terimini ilk kez popüler hale getiren bu kitabı ile (12) bütün tasarımcıların dikkatlerini bu konuya çekmeyi başardı.

Gerek C2C ve gerek Biomimicry akımlarını/felsefelerini öncüleyen, biofizik alanında biomedikal mühendislik dalının kurucusu ve “biomimetics” terimini ilk kez kullanan Amerikalı mucit, mühendis ve biofizikçi Otto Herbert Schmitt (13) adını anmadan geçmek, bu yazının “nesnel bir araştırma olmak” iddiasına büyük gölge düşürür. Doğadan ilham alan / doğayı kopyalayan / atık = besin paradoksunu (C2C: atık eğer besin ise atık değildir) deklare eden bütün düşüncelerin ilham kaynağı/kuramcısı/uygulayıcısı / öncüsü, bu büyük bilim insanı / mucittir.

Biomimetics, bütün bilimsel alanlarda kullanılması gereken, farklı birçok bilimsel alanı bir ortak paydada birleştirebilen, çok disiplinli bir yaklaşım / felsefedir. Biyoloji, endüstriyel tasarım, mimarlık, mühendislik gibi teknolojiye bağlı/bağımlı alanlarda olduğu kadar, iş yönetimi gibi sosyal alanlarda dahi çözüm üretilmesinde temel alınabilir / alınmalıdır. Tekrar etmekte fayda var ki Biomimetics de (C2C gibi) kendi başına bir bilim dalı olmadığı için, çözüme giden yolda bir usul/tarz/biçim/metod/sistem/gereklilik olarak temel alınmalı yani kendisine süreç içinde etkin bir rol yüklenmelidir. Örneğin, Otto Herbert Schmitt’in 1950’li yıllarda deklare ettiği, günümüzde bile halen deneysel düzeyden çok da öteye gidememiş olan “biomimetics” düşünce biçiminin, Rusya’nın problem çözme biçimi olan “TRIZ”e uygulabilirliği konusunda yazılmış bir makalenin (14), bu konularda araştırma yapmak isteyenler için faydalı olacağına da inanıyorum.

Bu yazıda C2C hakkında yazılmış -yerli ve yabancı kaynaklı - internet ortamında kolayca bulunabilecek yazıların hiçbirini kullanmadım. Büyük çoğunluğu copy-paste olsalar da, yeterince açıklayıcı ve doyurucu bilginin kolayca bulunabileceğini, konuyu salt öğrenmek isteyenlere yeteceğini gördüm. Pratikte uygulanmış ve halen uygulanıyor olan, pazardaki örneklerinden de bu nedenle hiç bahsetmedim. Bu yazıda, C2C’yi bir kavram / fikir / konsept olarak ele almayı ve tarihsel süreç içinde izini sürmeyi tercih ettim. Böyle yaparak, C2C’nin (ismi hariç) birdenbire ve bir(kaç) kişi tarafından ortaya atılmadığını; insanlığın ortak bir sorunu olduğunu ve bu soruna karşılık yapabileceği tek bir tercihinin olduğunu bu yazının okuruna burada hatırlatmak istedim. Her kim her ne zaman her nasıl dile getirmiş olursa olsun; o kim, o zaman, o şekilde insanlık için konuştu...

Kaynaklar:(1) history.mcs.st-and.ac.uk/Biographies/Ptolemy.html
(2) en.wikipedia.org/wiki/Alhazen
(3) en.wikipedia.org/wiki/Salvino_D’Armate
(4) en.wikipedia.org/wiki/Roger_Bacon
(5) en.wikipedia.org/wiki/Zacharias_Janssen
(6) en.wikipedia.org/wiki/Telescope
(7)en.wikipedia.org/wiki/Antonie_van_Leeuwenhoek
(8) mcdonough.com/
(9) braungart.com/
(10) epea.com/
(11) en.wikipedia.org/wiki/Janine_Benyus
(12) en.wikipedia.org/wiki/Biomimicry
(13) en.wikipedia.org/wiki/Otto_Schmitt
(14) rsif.royalsocietypublishing.org/content/3/9/471
кожаные сумки распродажа

https://showroom-kiev.com.ua

https://showroom-kiev.com.ua