Mutluluğun Mimarisi 1. Bölüm

KP47
KP
 
Mutluluğun Mimarisi
The Architecture of Happiness*
Alain de Botton
1. Bölüm
*Çeviri: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yayıncılık, 2010
 
“Mimari sayesinde mutluluğun şatafatsız kendi halinde narin nesnelerin güzelliğinde saklı olduğunu anlarız.” Alain de Botton [1]

Bu sayıdaki konuğum Mutluluğun Mimarisi adlı eser ve Alain de Botton.

“Alain de Botton her kitabında olduğu gibi bu kitabında da bizi nasıl yaşadığımız, hayatımızdan neleri değiştirebileceğimiz üzerine düşünmeye yöneltiyor.” [2]


Alain de Botton, Londra [3]

“Alain de Botton (20 Aralık 1969, Zürih), İsviçreli yazar ve televizyon yapımcısı. Harvard Üniversitesi’nde başladığı felsefe doktorasını yazarlık kariyeri için yarım bıraktı. Londra’da açılan School of Life’ın (Hayat Okulu) kurucu üyeleri arasında yer aldı. Ayrıca mimari bir organizasyon olan Living Architecture’ın (Yaşayan Mimari) da yöneticilerindendir.” [4]

Sel yayıncılık Alain de Botton’un birçok eseri gibi “Mutluluğun Mimarisi” adlı eserini de yayımlamıştır. Kitap Banu Tellioğlu Altuğ çevirisi ile dilimize kazandırılmıştır.

Eser salt mimariye ilgi duyanlar için değil; sade, anlaşılabilir anlatımı ile her kesime hitap edebilmektedir. Hayatı ve yaşamı da farklı bir pencereden izlemek isteyenler için faydalı bir eserdir. Değişik bir bakış açısı ile konulara yaklaşmakta, görülmeyen detayları görünür kılmaktadır. Eser tez-antitez yapısı içerisinde ilerlemektedir. Diyalektik süreç akıcılığı sağlamaktadır.

“Mutluluğun Mimarisi, Kuzey Avrupa mimarisinden Japon ve İslam mimarisine kadar dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkmış ve kabul görmüş mimari üslupları daha yakından tanımanızı, mimari ile felsefe, psikoloji, politika gibi alanlar arasında daha önce hiç aklınıza gelmeyen bağlantılar kurmanızı sağlayacak. Bu kitabı okuduktan sonra evinizle, sokağınızla, en önemlisi de kendinizle ilgili düşünceleriniz tamamen değişecek.” [5]

MİMARİNİN ÖNEMİ

Sıcak bir yuva; bacası tüten, bahçesinde çocukların kahkahaları ile koşup oyunlar olduğu bir ev... Evin tüm odalarında, içinde yaşayanların irili ufaklı çerçeveler içinde her yere serpiştirilmiş mutlu aile resimleri.

Yolculuk dönüşlerinde veya iş/okul çıkışlarında dahi özlemle dönülmesi arzulanan bir sığınak… Pencerelerin önünde bahçedeki çiçekler yetersiz kalıyor dercesine saksılar içinde rengarenk çiçekler… Mutfaktan çıkan kek kokusu evin her yerini sarmış: İşte bir mutlu ev tablosu! “Bu mutlulukta mimarinin payı nedir?” sorusu, bizi mimarinin önemini sorgulamaya götürmelidir.

Tarihte mimarlık, insanların kuşkuyla yaklaştığı bir alan olmuş. Dünyanın pek çok akıllı, zeki insanları dekorasyon ve tasarımı hor görmüş.

Antik Yunan Stoacı filozoflarından Epictetus, evi yanıp kül olduğu için karalar bağlayan bir dostuna “Evrenin düzenini birazcık kavramış olsaydın birkaç taş, kaya parçası için böyle sızlanmazdın.” demiş. [6]

Mimari güzellik; mutluluğu elle tutulamayan, dünyevi olmayan şeylerde; somutta değil soyutta arayan insanlar için pek önemli olmamıştır.

Görselliği hor gören, maddi dünyayı görmeyen ve umursamayan soyut anlayışın dışında; dünyayı ve çevresini güzelleştirmeye, süslemeye çalışan çabalar hep var olmuş. Soyut anlayış dışındaki bu somut anlayış; içinde yaşadığı ve kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan çevresini güzelleştirmeye çalışıyor.

“Mimarinin önemli olduğu düşüncesi şu temele dayanıyor: Bizler farklı yerlerde yaşayan, iyi ya da kötü, birbirinden tamamen farklı insanlarız; mimarinin görevi de bizlere ideal yaşantımızın nasıl olabileceğine ilişkin bir fikir vermek.” [7]

Mimari insanlar üzerinde sürekli mutluluk vermez. Evet, bazen güzel bir yapıt insanın ruh hali üzerinde olumlu bir etki yapabilir; ama bu, o yapıtın sürekli olarak aynı etkiyi veya herkese aynı etkiyi vereceği anlamına gelmez.

John Ruskin [8]                                                                                                                        Venedik'in Taşları, John Ruskin [9]


Venedik [10]

John Ruskin’e göre “Venedik’te yaşayanların pek azı bu şehrin dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunun farkındaydı.”

İnsanoğlunun kuşku götürmez şekilde faydacı talepleri ile karşılaşan mimari hep zorlanmaktadır. Bir hastalığa çare bulan bir aşı örneği gibi somut faydalar üretemez mimari. Dolayısıyla güzel binalar inşa etmek politik bir öncelik olarak ele alınmaz.

Dünyanın her yeri mükemmel hale gelse, tüm yapılar eksiksiz ve muhteşem olsa dahi insanlar bir süre sonra onların güzelliklerini unutacak veya farkına varmayacaklardır. Tekrar karamsarlığa kapılacaklar ve kendilerini mutsuz hissedebileceklerdir.

“Ruhumuzda asla silinmeyecek bir yara izi taşıyorsak, örneğin yanlış insanla evlenmişsek, orta yaşa gelip de yanlış meslek seçtiğimizi fark etmişsek ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmişsek, ancak o zaman mimarinin bizi fark edilir biçimde etkilemesi mümkündür. Bir binadan ‘etkilendiğimizi’ söylerken, aslında o binanın taşıdığı soylu nitelikler ile çok daha büyük, çok daha üzücü olan gerçeklik arasındaki zıtlıktan kaynaklanan yarı acı yarı tatlı duyguyu anlatmaya çalışırız.” [11]

“Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Belki biraz garip ama acıyla tanışıklık, mimariyi takdir edebilme yetisinin ön koşuludur. Binaların güzelliğinden etkilenebilmek için her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir.” [12]


Bence kitabın ilk bölümünün en önemli iki cümlesi, bu iki cümledir. Kitabın 1. bölümü olan “Mimarinin Önemi” isimli bölümü okuyunca; aklımda kalan yazarın en önemli anlatımları, düşünceleri, savları bunlar olmuştur. Gerçekten çok düşündürücü… Yazar “Tuğladan örülmüş eski bir duvara durup bakmak genç aşıklara göre değildir.” derken onların bu acılı süreçlerin dışında olduklarını, henüz bir kayıpları olmadığı, dünyayı başka gözlerle gördükleri için de o duvarı fark etmediklerini savunmaktadır.

Mimarinin önemini kabul ediyorsak bu defa karşımıza daha zor bir soru çıkmaktadır.

Ludwig Wittgenstein, bina yapmanın ne zor bir iş olduğunu anlamıştı. “Felsefenin zor olduğunu sanıyorsunuz.” diyordu Tractatus Logico-Philosophicus’un yazarı. “Ama mimarinin zorluğu yanında felsefeninki hiç kalıyor.” [13]

Ve artık şu soruyu sorabiliriz. Güzel bir bina nasıl olmalıdır?


Parthenon, Atina, Yunanistan, M.S. 130 [15]

BİNALARI HANGİ ÜSLUBA GÖRE İNŞA EDECEĞİZ?
“Güzel bir bina nasıl olmalı? Modern bakış açısına göre bu soru saçma, hatta yanıtlanması olanaksız bir soru… ‘Ben neyin güzel olduğunu biliyorum’ diye nasıl ortaya çıkabiliriz ki? İnsan birçok farklı üslup arasından ‘iyi olan budur’ diye iddia edip başka başka zevkler karşısında kendi seçtiğinin en iyi olduğunu nasıl savunabilir? Bir zamanlar mimarın görevi olarak kabul edilen güzellik yaratma işi günümüzde ciddi mesleki tartışmalara konu olamıyor, ancak kişisel tercihler bağlamında ele alınabiliyor.” [14]

Ülkemizde çok kullanılan bir söz vardır: Zevkler ve renkler tartışılmaz, denir. Benim hep savunduğum ise zevk değil; beğenilerin tartışılamayacağıdır. Zevk, kelime anlamı olarak güzeli çirkinden ayırma yetisidir. Herkes zevkli olamaz; herkeste zevk azdır veya çoktur veya hiç yoktur; öyle ise ancak kişisel beğenimiz tartışılmaz olandır. Zevklisinizdir veya değilsinizdir ama iyi veya kötü bir beğeniniz vardır. O da tabii ki tartışılmazdır.

Tekrar sorumuza dönecek olursak; binaları hangi üsluba göre inşa edeceğiz? Uzunca bir süre Klasik üslup bu sorunun cevabı oldu. Yunanlılar tarafından ilk uygulanan ve Romalılar tarafından geliştirilen, daha sonra Rönesans İtalyası’nda tekrar hatırlatılan ve diriltilen Klasik üslup. Klasik üslup çok geniş bir fikir birliği ile pek çok yerde uygulandı. Yıllarca en çok uygulanan ve en geniş yayılma alanı bulan üslup oldu.

1700’lü yılların sonu ve 1800’lü yıllarda ürün veren mimarlar, çekinmeden Klasik üslubu her yerde kullandılar. Antik Yunan veya Roma kemerleri, tapınakları; kilise, kütüphane, ev gibi değişik fonksiyonlarda karşımıza çıkıyordu.

Sadece mimaride değil, 16. Louis döneminde de Antik Roma’dan alınan yapı detayları, dekorasyona aplike edilerek mobilyalarda kullanılmaya başlandı. Bir dönem; 16. Louis, dönemine “Neoklasisizm dönemi” adını verdi.

Arch of Constantine, Roma İtalya, 1580-1584 [16]


Kedleston Hall, 1765 arka cephe [17]

Klasik üslubun üzerinde oluşturulan fikir birliği, daha basit evlerin nasıl inşa edilmesi konusunda da oluşmuştu. Burada ölçüt, ortak kültürel anlayışta değil; kısıtlamalardan hareketle oluşturuluyordu.

Ne tür kısıtlamalar buna sebep verebilirdi? İklim en başta gelen etmenlerden bir tanesi idi. Mesafeleri kat etmek bugünkü gibi kolay değildi. Kara yolu, tren yolu ulaşımı ve malzeme nakli, hayli zor ve pahalı ulaşım yolları idi. Her bölgenin en kolay bulunan malzemesi, bu sebeple o bölgenin yapı taşı oldu. Ayrıca bilgi ve seyahat kısıtlı imkanlarla yapılamazdı. Bu kısıtlama insanları ancak bölgelerindeki yapı bilgileri ile kısıtlıyor, uzaktaki yapı sanatını öğrenemiyor, gelişemiyorlardı.

“Bu kısıtlamalar son derece güçlü yerel mimari kimliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Belli bölgelerde evler hep yöreye özgü belli malzemelerle benzer biçimde inşa ediliyor.” [18]

Eglise de la Madeleine, Paris Fransa, 1806 [19]


Metin Keskin Çizimi, Gelenekten Geleceğe Anadolu'da Yaşam Kültürü, Metin Sözen [20]

Ülkemiz coğrafyasına bakınca yazarın vermiş olduğu örnekteki gibi bölgesel mimariyi çok net görebiliyoruz. Geleneksel ve güçlü kimlikler bölgesel mimari örnekleri olarak karşımıza çıktılar. Bir Karadeniz evini bir Ege evinden, bir Ege evini bir Orta Anadolu evinden onu da Güneydoğu Anadolu evinden çocuklar bile kolayca ayırabilirdi.

Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanların nasıl evlerde yaşadığını çok az kişi biliyordu.

19. yy başlarında Gotik Mimari’nin yeniden diriltilmesi ile devam eden yolculuk; Hint, Çin, Mısır, İslam üslupları ve bunların farklı kombinasyonları şeklinde devam etmekteydi.

“Tarih bilincinin gelişmesi, yolculuğun, taşımacılığın kolaylaşması, değişiklik isteyen yeni bir müşteri gruplarının ortaya çıkması gibi etkenlere bağlı olarak iyice yaygınlaşan Gotik üslup insanların, başka dönemlerde ve bölgelerde ortaya çıkan mimari üsluplara ilgi duymasına yol açtı.” [23]

Strawberry Hill, London 1750-1792 [21]

Royal Pavillion, John Nash, Brighton 1787-1811 [22]

Royal Pavillion, John Nash, Brighton 1787-1811 [24]

Bütün bu uygulamalar ve yöntemler ile Avrupa’da eklektisizmin önü açılmış oldu. Tam bir karmaşa halinde uygulamalar yapılıyordu. Yunan dor nizamlı sütunlu bir belediye binası, yanına İspanyol bir kütüphane, onun arkasında ise gotik bir malikane görmek mümkündü. Hatta aynı malikanenin ön cephesi Klasik üslupta palladiyen yapılırken, arka cephesi Gotik üslubu barındıran örnekler dahi yapılmaktaydı. “Bir mimari karnavaldayız sanki” diyordu Augustus Pugin, 1836 yılında. Tüm bu karmaşa içinde “Evlerimizi hangi üsluba göre inşa edeceğiz?” sorusunu genç bir alman yazar 1828 yılında sormuştu: Ortak bir çözüm bulunabilecek miydi? Bu karmaşayı bitirecek bir konsensüs oluşturulabilir miydi?

Bu soruya yanıt kendiliğinden geldi. Bu cevap anlamsız bir soru ve gereksiz bir tartışmanın yapıldığı yönündeydi. Buna bir cevap aramak yeni kuşaktan mühendislere göre saçma idi. Bu soruyu saçma bulanlar Endüstri Devrimi’nin yeni mühendisleri oldu. Bu mühendisler üslup ve estetik kaygıları olmadan, hatta bunları hiç umursamadan zamanın en konuşulan ve akılda kalan yapılarını yapmayı başardılar. Oysa Karl Friedrich Schinkel “Mimari yalnızca bina yapmak demek değildir. Yapının en güzel biçimde süslenmesidir.” demekteydi.

Sir George Gilbert Scott “Eğer Doge Sarayı büyük bir mimari yapıt olarak gösteriliyorsa bunun nedeni çatısının su geçirimsiz bir malzeme ile kaplanmış olması değil, onun cephesindeki eşsiz mimari güzelliklerinde aranmalı.” diyordu.

“Mühendislere göre büyük mimari yapıtların özünü oluşturan şeyler işlevsel olmayan, gereksiz şeylerdi.” [25]

Böylece yeni bir tartışma doğdu. Estetik ve işlevsellik tartışması... Tüm mimari yapıtlar sorgulanabilir durumda idiler. Neden gereksiz büyük sütunlar yapıları estetik kaygılar ile hantallaştırıyordu? Hangisi önemli sorusu sorgulanıyordu. Peki, güzelliğe estetiğe önem vermeyen bir ev nasıl olabilirdi?

Villa Savoye bu soruya bir cevap olabilir miydi? Le Corbusier “Bir Mimarlığa Doğru” adlı yapıtında “Estetik ve İşlevsellik” arasındaki tartışmaya sert fikirleri ile girmişti. Mimarlar ve mühendisler arasındaki kıyaslamasında mühendisler için “Geleceğin binalarını onlar yapacak.” demekteydi. Le Corbusier’e göre “Bir evin temel işlevleri şunlardı: 1) Sıcağa, soğuğa, yağmura, hırsızlara ve meraklı komşulara karşı koruma sağlamak, 2) Bol miktarda güneş ve ışık almak, 3) İçinde yaşayanlara yemek yiyebilecekleri, çalışabilecekleri ve kişisel işlerini görebilecekleri odalar sunmak.” [26]

Modernizm artık şekillenmekteydi. Bu şekillenmede mühendisler tamamen ön planda olmuşlardı.

“Mühendisler tarafından ortaya atılan görüşlerle şekillenen Modernizm, ‘Mimaride güzellik önemli midir?’ sorusuna kesin bir yanıt veriyordu: Önemli olan evin güzelliği değil, işlevselliğiydi.” [28]

“Binalar bizi dış etkilere karşı korumakla kalmamalı, aynı zamanda bizimle konuşmalıydı.” John Ruskin

Modernistler tamamen bilimsel ve akılcı yaklaşımları benimsemelerine karşın; tiyatro oyunu sergilenecek bir sahne gibi, bir dekor gibi eserler üretmekten de geri kalmıyorlardı. Villa Savoye insanların hayatını kolaylaştıran bir makinaya benziyor olabilirdi; ama gerçekte sanatsal kaygılarla biçimlenmiş bir eserdi. Mekanik işlevini de doğru düzgün yerine getiremiyordu.

Villa Savoye, Le Corbusler, Paris, 1928-1937 [27]

“Bir şeyi güzel bulmak demek, iyi bir yaşamın nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerimizin bir nesne üzerinde somutlaştığını görmek demektir.” [29]

“Binaların bizimle konuştuğu, bize bir şeyler anlattığı düşüncesini benimsersek, binaların nasıl görünmeleri gerektiğine ilişkin yargılarımızdan çok, onların hangi değerleri temsil etmeleri gerektiğine ilişkin görüşlerimizi koyabiliriz mimari sorunsalının temeline.” [30]

Okumaktan zevk duyduğum bu kitap çok fazla bilgi içermesinin yanında mimariye farklı bakmamıza bir imkan sağlıyor.

Kitap tercihlerimde mimariye farklı bakmamızı sağlayan, sadece mesleki okur kitlesine bağlı kalmayan, mimariye ilgi duyan her kesimin okumasını arzu ettiğim eserleri seçmeye gayret ediyorum. Mimari çok yüce bir sanat, tarihçesi insanlık tarihine endekslenecek kadar eski. Bizler iyi ve mutlu olabileceğimiz mekânlarda bulunmayı, yaşamayı arzuluyorsak, mimariye de hak ettiği değeri vermeliyiz. Onu yücelten mimarları ve eserlerini takdir edebilmeli ve alkışlayabilmeliyiz. Bu takdir ve beğeni ancak mimarlık kültürünün toplumda yerleşmesi ve çıtasının yükselmesi ile olur. Bu da makaleler, kitaplar, yazılar, konferanslar vb. etkinlikler ve anlatımlar yolu ile sağlanabilir. Ben bu eseri şiddetle tavsiye ediyorum. ■

>Mutluluğun Mimarisi
2. Bölüm
KP48’de...
https://showroom-kiev.com.ua

купить кошелек

http://ukrterminal.kiev.ua