tr | en
#headstrong


DİKBAŞLILAR

Bilimi ve Dünyayı Değiştiren 52 Kadın

Kadınlar, hayatın her alanına sihirli dokunuşlarıyla değer katmaya devam ediyor. Her gün milyonlarca kadın farklı alanlardaki üretkenlikleriyle topluma hayat verirken; bir günün değil; her günün Kadınlar Günü olduğunu unutmayan herkes için:

Bu platform; bu sihirli dokunuşları sonsuz sevgiye dönüştürenlere bir teşekkür e-mektubu hazırlıyor. Şimdi, varlıklarıyla hayatımıza değer katanlara teşekkür etme zamanı!

Bugün kendimi, tıpkı yılın diğer günlerinde olduğu gibi ayakları yere basan güçlü bir birey gibi hissediyorum.

Çünkü etrafımda bana kendimi değerli ve özel hissettiren insanlar var. En başta;

Tüm kalbimle onun gibi insanların hayatımızda hep olmasını diliyorum.
Bugün kendimi, tıpkı yılın diğer günlerinde olduğu gibi ayakları yere basan güçlü bir birey gibi hissediyorum.

Çünkü etrafımda bana kendimi değerli ve özel hissettiren insanlar var. En başta;

Tüm kalbimle onun gibi insanların hayatımızda hep olmasını diliyorum.


'nin notu
Bu özel kitap ve iş birliği için
KÜY'e teşekkür ederiz.

Mühendisler haberleşme sorunu üzerine on yıllardır kafa yoruyorlardı ancak düşmanın müdahil olamayacağı bir çözümü henüz keşfedememişlerdi. Radyo; denizaltı ve torpido arasında bağlantı kurabilse de bu teknolojinin bilgileri kontrolsüzce paylaşmak gibi bir sorunu vardı. İstasyon oluşturulduğunda, düşmanlar sinyali bozabilir, boğabilir veya dinleyebilirlerdi. Hat gereğinden fazla herkese açıktı. Askerlere lazım olan şey, silahlara düşmanın talimatları duymasını engelleyerek sinyal yollamaktı. 1898’de ABD Donanması’ndan bir mühendis sinyal boğmayı önleyen bir teknik geliştirmişti fakat bulduğu çözüm (gitgide daha yüksek frekanslarla sinyal iletme) çok uzun erimli değildi, çünkü arazi yükseldikçe karşıt güçler daha güçlü sinyallerle avantaj sağlamaktaydı. Ancak Lamarr’ın güvenli ve net bir bağlantı sağlamak için farklı bir fikri vardı. Tek bir frekans belirlemek haberleşmeyi riske attığı için aklında, hem göndericinin hem de alıcının belli bir planı takip ederek frekans değiştirmesiyle, dinlemeye çalışanların engellendiği koordineli bir çaba vardı. Fikir iki piyanonun birlikte çalınmasına benziyordu.

Fikri geliştirmesinde kendisine yardımcı olan kişi, Lamarr’ın dostu George Antheil’di. Antheil deneysel çalışmalarına kaynak yaratmak için film müzikleri işiyle uğraşan bir besteciydi. 1926’da Paris’te bestelediği Le Ballet Mécanique parçasıyla meşhur olmuştu. Neticede parçaları çalanlar hep insanlar olsa da eser otomatik piyanolarla senkronize halde çalınmak için hazırlanmıştı. Kendisi de hünerli bir piyanist olan Lamarr, kimi zaman eğlencesine Antheil’le birlikte çalardı. İkili tuşların üzerinde adeta kovalamaca oynardı. Biri bir ezgi tutturur, diğeri de şarkıyı yakalayıp onunla çalmaya çalışırdı. Lamarr’ın oğluna göre senkronize müzikle yapılan bu anlatım, mucide Mihver güçlerini zekâsıyla alt edecek fikri vermişti. Makineleri nasıl senkronize edeceği üzerine halihazırda epey kafa yormuş ve bir dönem ABD cephane müfettişi olarak çalışmış Antheil, fikrini hayata geçirmesi için Lamarr’a yardımcı olabilecek mükemmel bir ortaktı.

Akşamları telefonda geçen saatler boyunca veya Lamarr’ın oturma odasındaki halının üzerine yayılmış kibritler ve diğer biblolarla birlikte, ikili frekans atlayan icatlarının temellerini belirlediler. Haziran 1941’de patent başvurusunda bulundular.

Bununla para kazanmaktan çok savaşı düşünen Lamarr ve Antheil, iddialı planlarını Ulusal Mucitler Kurulu’nun incelemesi için Washington DC’ye de göndermişlerdi. Olumlu yanıt gecikmeden geldi. New York Times’ta çıkan özel bir haberde, kurul planı onayladığını sızdırdı. Makale şöyle başlıyordu: “Ekranların yıldızı Hedy Lamarr bugün yeni rolü mucitliğe soyundu. Keşfi ulusal savunma için öyle hayati bir değere sahip ki devlet yetkilileri detayların yayınlanmasına dahi izin vermiyor.”11 Fikrin gizlilik derecesi kuruldaki mühendislerce “koyu kırmızı” şeklinde sınıflandırılmıştı.

Pearl Harbor’ın bombalanması projenin algısını değiştirdi. Trajediyle birlikte, ABD’nin mevcut torpidolarıyla ilgili feci duruma dair bir dolu şey açığa çıkmıştı. Bu noktada donanma, başka bir sistemi denemek için ne uygun bant aralığına ne de gerekli ilgiye sahip olduklarına kanaat getirmişti. Lamarr ve Antheil patenti almış fakat devletle sözleşme yapma şansını kaybetmişlerdi. Lamarr’ın patenti uygun biçimde sınıflandırıldı ve dosyalanıp kaldırıldı. Mucitlerinin bunu hayata geçirme şansı, devlete ait bir dolabın tozlu köşelerine atılmıştı.

Fikrin, yeni bir frekans atlamalı iletişim tekniği biçimini alarak (daha sonra yayılmış frekans spektrumu denecekti) yeniden su yüzüne çıkması yirmi yıldan önce olmadı. Bu aşamada bile kamuoyuna duyurulması 1976’ya yani Lamarr’ın patenti almasından otuz beş yıl sonrasına dek gerçekleşmedi.

Sonrasında teknolojinin füze ve torpidoların dışında daha geniş bir kullanım alanına sahip olduğu görüldü. Lamarr’ın fikri, aralarında kablosuz yazarkasaların, barkod okuyucuların ve alarm sistemlerinin de bulunduğu sayısız teknolojinin önünü açtı. Meslek hayatına uzun süre meşhur bir oyuncu olarak devam etmiş olsa da Lamarr nihayet 1997’de hak ettiği kabule Electronic Frontier Vakfı’nın Öncülük Ödülü’yle kavuştu. Verdiği yanıt şöyleydi: “Zamanı gelmişti.”

Sophie Kowalevski matematiği aritmetikle karıştırmanın bilgisiz insanlara ait bir hata olduğunu düşünüyordu. Aritmetik sadece çarpılacak ve bölünecek “kuru ve çorak” sayılar yığınıydı. Oysa matematik “en üst derecede tahayyül gücü isteyen” ince olasılıklar dünyasıydı. Matematiğe tamamen gömülmek, onu aynı şiir gibi bir sanat noktasına çıkarmak demekti. “Şairler başkalarından daha derin bakmak zorundadırlar, matematikçilerin de aynı şeyi yapması zorunludur.”

Sayılara derinlemesine bakmak, çok küçük yaşta edindiği bir beceriydi. Kowalevski çocukken, Rus ordusundan yeni emekliye ayrılmış babası aileyi, Litvanya sınırına yakın kırsal bir malikâneye taşımıştı. Büyük kentlerin uzağında, bitişiğinde bir ormanla gölün olduğu büyük bir evdi. Evin içini ferahlatmak için St. Petersburg’dan duvar kâğıdı sipariş etmişlerdi ancak kâğıtlar vardığında ortada bir yanlış hesaplama olduğu görüldü. Çocuk odasının duvarları çıplak kalmıştı. Daha fazla sipariş verme telaşına girmek yerine, Kowalevski’nin babası, kendi başına halledebileceği masrafsız bir çözüm buldu. Odayı genç bir subayken aldığı bir dersten kalma, diferansiyel ve integral kalkülüs baskılarıyla kaplattı. Herkesin hayatında hayal gücünü tetikleyen, yaşamının geri kalanı boyunca tutkularının peşinden koşmasını sağlayan bir olay vardır; işte Kowalevski için bu, odasının duvarlarının bu kâğıtlarla kaplanmış olmasıydı. Dadısı kızı denklemlerle kaplı odadan çıkaramıyordu. “Saatlerce duvarların dibinden ayrılmıyor, üzerinde yazan şeyleri tekrar tekrar okuyordum.”Ne olduklarını anlamayacak kadar küçüktü ancak yaşı denemesine mani değildi.

Çocukluğunun büyük bir dilimi boyunca, Kowalevski’nin eğitimi merakına yetişemedi. Babası “eğitimli kadın” fikrinden pek hazzetmiyordu. Dolayısıyla aldığı resmi eğitim bölük pörçüktü. Otobiyografisinde “kronik bir kitap açlığı içindeydim,” diye yazıyordu. Kowalevski evin kütüphanesine sessizce sokulur, masalara ve divanlara yığılmış yasaklı yabancı romanları ve Rus yayınlarını iştahla okurdu. “Ve işte orada, birden parmaklarımın ucunda tuttuğum öyle büyük bir hazineydi ki! Baştan çıkmamak nasıl mümkün olabilirdi?

Amcaları ziyarete geldiğinde, onları matematik ve bilim üzerine öyküler anlatmaları için sıkıştırırdı. Onlar sayesinde mercan kayalığının nasıl oluştuğunu, matematiksel asimptotların üzerlerine bükülen eğrilere nasıl asla dokunmadıklarını ve Yunanlıların daireyi karelere ayırma problemini öğrenmişti. “Doğal olarak bu düşünce ve kavramların anlamlarını henüz idrak edemiyordum ancak hayal gücümü harekete geçirmişlerdi. İçimde matematiğe karşı, onun parçası olanlara sıradan ölümlülerin ulaşamadığı, harikalarla dolu yeni bir dünyanın kapılarını açan yüce ve gizemli bir bilim olarak saygıyla dolu hisler aşılıyordu.

”Kowalevski ödünç aldığı bir cebir kitabıyla uğraşıyor, çalışırken dadısının dikkatini çekmemeye çabalıyordu. Fizik profesörü olan bir komşuları, yazdığı ders kitabını babasına hediye olsun diye getirdiğinde, kitap gizemli bir şekilde kızının eline geçivermişti. Profesörün evlerine yaptığı sonraki ziyarette, Kowalevski onunla hiç de kolay bir konu olmayan optikler üzerine sohbet etmeye başlamıştı. Profesör muhtemelen anlayamayacağı bir konu hakkında onunla konuşmak istememişti. Daha gençti (o dönemde ergenlik çağındaydı), üstelik de bir kadındı. Ancak Kowalevski’nin sinüsü açıklayışı, fikrini değiştirmesini sağlamıştı.

Çoğunlukla kendi kendisini eğittiğinden, Kowalevski’nin eğitiminde boşluklar vardı. Örneğin optikler üzerine yazılmış bölümde çok zorlanmıştı çünkü ona sinüsün işlevini açıklayacak trigonometri temelinden yoksundu. Ve bu sinüsler her yerdeydi! Bu yüzden ne anlama geldiğini deneyle anlamaya uğraşmış, cevabı deneme yanılmayla bulmuştu. Vardığı sonucu profesörün önüne getirdiğinde, adamın çenesi adeta yere düşmüştü. Sinüsün anlamını, matematikçilerin geçmişte kullandığı yöntemin aynısını kullanarak bulmuştu.

Profesör konuyu babasına açarak Kowalevski’nin kayda değer yeteneklerini, meşhur Fransız matematikçi Pascal’ınkiyle kıyaslamıştı. Derhal ileri düzey akademik eğitim alması gerekiyordu.

Nihayet babası pes etti. Ancak Kowalevski’nin Rusya’da erişebileceği fırsatlar kalın duvarlarla sınırlandırılmıştı. Mesleki anlamda kendisini geliştirebilmesinin tek yolu yurt dışına gitmekten geçiyordu. Ancak nasıl gidecekti? Bekâr olduğundan evden çıkamıyor, babasının kurallarına tabi bir yaşam sürdürüyordu. Evlendiğinde kocasının Rusya’daki yaşamına uyum sağlamak zorunda kalacaktı. Kowalevski ve ablası Anyuta için iki seçenek de kötüydü. Kowalevski üçüncü ve daha alışılmadık bir seçeneğe yöneldi. Anlaşmalı, sahte bir evlilik yaptı.

Kocası Vladimir Kowalevski, kadınların eşit eğitimi için mücadele eden, radikal bir politik grubun üyesiydi. Sophie’nin on sekiz yaşında Vladimir’le evlenmesiyle birlikte, kâğıt üzerinde kendilerine gözetmenlik eden ancak gerçekte platonik nitelikteki yeni bekçileri sayesinde kendisi ve ablası serbestçe Rusya’dan ayrılabildiler.

Kowalevski’nin ilk durağı Almanya, Heidelberg’ti. (Kocası jeoloji çalışmaları için başka bir yere gitmişti.) Ancak kente varan Kowalevski, kadınların üniversiteye kayıt yaptıramadığını gördü. Yine de genç matematikçi, kavrama gücünü çekimser zihinleri ikna etmenin aracı olarak kullanmakta ustalaşmıştı. Kısa süre içinde derslere kayıt dışı katılma onayını aldı. Sınıf arkadaşlarından Yulya Lermontova (kimya doktorası alan ilk Rus kadın olacaktı) Kowalevski’nin bıraktığı izlenimi şöyle aktarıyordu: “Sofya o alışılmadık matematik becerisiyle, öğretmenlerinin ilgisini hemen üzerine çekmişti. Profesörler dahi mest olmuş haldeydiler ve ondan olağanüstü bir fenomen olarak bahsediyorlardı. Bu akıl almaz Rus kadınla ilgili konuşmalar küçük kentin her yerine yayılmıştı. Öyle ki insanlar onu sokakta görünce durup bakıyorlardı.

Kowalevski ardından Berlin’e geçti ve orada büyük hayranlık beslediği matematikçi Karl Weierstrass’ı kendisine özel ders vermeye ikna etti. (Weierstrass’ın öğretmenlik yaptığı Berlin Üniversitesi’nin kadınlara getirdiği kısıtlamalar çok daha katıydı.) Akademiye kadınların alınmasının destekçisi değildi fakat Kowalevski’nin konuya yatkınlığı ve tutkusu, kısa sürede onu yıldız öğrencisi yapmış, sonrasında güvenilir akranlar olmuşlardı.

Matematik doktorası yapmak istiyordu; böylece Weierstrass, Kowalevski’nin Göttingen Üniversitesi’nden (kadınlara yüksek diploma veren bir üniversiteydi) derslere veya sınavlara katılmadan doktora almasını sağladı. Kowalevski Berlin’de, Avrupa sınırları içinde matematik doktorası yapmış ilk kadın oldu. Çoğu doktora öğrencisi tek bir tez yazmayı tercih ediyordu. Oysa Kowalevski üç tezi birden toparlamıştı: İkisi salt matematik, biri astronomi üzerineydi.

Bu sırada Kowalevski’nin sahte evliliği gerçeğe dönüşmüştü. 1875’te matematiği bir kenara bırakarak kocasıyla Rusya’ya döndü. Weierstrass Kowalevski’ye Avrupa’ya ve çalışmalarının başına dönmesi için yalvarıyordu. Aralarında epey mesafe olduğundan, danışmanının mektuplarına yanıt vermeyi kesti.

Berlin’i bıraktıktan altı yıl sonra, birkaç başarısız gayrimenkul girişiminin ve gergin bir evliliğin ardından, Kowalevski tek başına Almanya’ya geri döndü. Çalışmalarına kaldığı yerden devam etti. Kristallerde ışığın kırılması ve “belli türden Abel fonksiyonlarının eliptik fonksiyonlara indirgenmesi” üzerine çığır açıcı makaleler yayımladı. 1883’te Stockholm Üniversitesi kendisine okutmanlık teklifinde bulundu. Başta, kendini bu saygın unvana layık hissedinceye dek, işini gerektiği gibi yapma becerisi hakkında “derin şüpheleri” olduğunu söyleyerek daveti reddetti. Ancak gelişinin altıncı ayında, tam kadrolu profesörlüğe yükseltildi ve Acta Mathematica dergisinin editörlüğü teklif edildi. İki yıl sonra bölüm başkanı olmuştu. İsveççeyi akıcı bir şekilde konuşuyor ve baba evinden kurtulduğu o ilk günlerdeki kadar tutkuyla işine yoğunlaşmış hissediyordu.

İşte bu dönemde, kendisini destekleyen meslektaşlarının da teşvikiyle, disiplin içinde “matematiksel denizkızı” tabiriyle adlandırılan bir şeyin peşine düştü. Bu birçok büyük matematikçinin çözemediği klasik bir problemdi. “Yerçekimi kuvvetinin etkisi altında katı bir cismin sabit bir nokta etrafındaki rotasyonu” konusunun kavranmasına katkı sunacak öneriler için Paris Bilimler Akademisi nakit para ödülü verecekti. Kowalevski cevabını zamanında yetiştirebilmek için canhıraş çalışmaya koyuldu.

Paris Bilimler Akademisi’nin duyurusu iki sebepten ötürü büyük şoka yol açtı. İlki, ödülü kazanan kişi problemin çözümünde öyle büyük bir çığır açmıştı ki yönetim kurulu ödülün artırılması için oylama yapmıştı. İkincisi ise sadece onu tanımayan insanlar için bir sürpriz olmuştu. İsim verilmeden yapılan on beş başvuru arasından, Kowalevski’nin sunumu ödülü almıştı. Çözümü teorik matematikte yeni araştırma sahaları açtı. Çalışmasıyla ilgili bir analiz, aldığı ödülün matematikten öte bir etkiye sahip olduğunu belirtmekteydi: “Çalışmasının değeri sadece içerdiği bulgulara ya da yönteminin özgünlüğüne dayanmıyor ayrıca birçok ülkeden ve özellikle de Rusyalı araştırmacılar arasında probleme duyulan ilgiyi artırmasından da ileri geliyor.

”Kırk bir yaşında zatürreeden öldüğü vakit, Kowalevski kendi disiplininin zirvesindeydi. Âdet olduğu üzere, beyni tartılıp ölçüldü. Boyutu ve içerdiği oluklar maharetini gösteren işaretler olarak yorumlandı. Stockholm gazeteleri şöyle yazmıştı: “Müteveffanın beyin gelişimi en üst dereceye ulaşmış haldeydi. Yüksek zekâya sahip olmasından kaynaklı, tahmin edildiği üzere, kıvrım bakımından oldukça zengindi.”

KÜY Hakkında

KÜY kitapları; radikal demokrasi yaklaşımını, çağdaş sanat dünyasının sorunlarını, mülkiyetsiz yapıp yapamayacağımızı, hayvanlarla insanların ortaklaşa yaşadığı bir toplumun temel ilkelerini, uygarlık dediğimiz şey yıkılırsa sıfırdan nasıl başlayabileceğimizi, küresel ısınmanın arz dengesini, toplumsal adaletin nasıl kurulması gerektiğini, genç olma takıntımızın sonuçlarını, acının tarihini, insanlığı nasıl bir genetik geleceğin beklediğini sorguluyor. Her yıl artan başlık sayısıyla KÜY, hem akademik yayıncılığın, hem de entelektüel dünyamızın boşluklarını en etkili şekilde doldurmaya çalışıyor.

KÜY kitaplarının satışlarından elde edilen gelir, Koç Üniversitesi öğrencilerine burs vermekte kullanılıyor.
www.buysteroids.in.ua/inekczionnyie-anabolicheskie-steroidyi/testosteron/testosterona-e.html

адаптивный дизайн